Advertisement

Customize
Dicle
19 June 2009 @ 04:33 pm

Siz de 21 Temmuz 2007'den sonra hayatında bir boşluk hissetmeye başlayanlardan mısınız? Valla ben öyleyim. Harry Potter and the Deathly Hallows (Ölüm Yadigarları) çıkar çıkmaz D&R'a koşup aldığımı ve birlikte aldığım arkadaşım Nazlı'yla Starbucks'a gidip birbirimizin yüzüne bakmadan ucundan ucundan kitabı okuduğumuzu hatırlıyorum. Erkenden evimize koşup okumaya başlamıştık, 2 gün kitap bitene kadar beni evden çıkaramamışlardı.

Artık aradan 2 yıl geçti herhalde spoiler olmaz, Dobby öldüğünde hüngür hüngür ağlamıştım. Valla ne Lupin'de ne Fred'de o kadar ağladım. Nasıl bir Hermione'lik ve E.R.İ.T. (Evcini Refahını İlerletme Topluluğu) bulaşmışsa... Snape'de de kötü oldum doğal olarak, sen adamdan ölesiye nefret et, sonra altından çıksın umutsuz aşk...

Neyse, geleneksel olarak artık her yaz tatilimin başında tüm Harry Potter kitaplarımı baştan okuyorum (son 4 yıldır) ve yine başladım; ama bu sefer 6. kitaptan başladım 17 Temmuz'da gelecek yeni Harry Potter kitabının şerefine. Valla o Harry Potter Theme Song'la Hogwarts'ı görmeyi, Quidditch izlemeyi, Voldemort'un iğrenç yüzünü bile özledim. İnsanlar Harry Potter'ı nasıl sevmiyorlar, vallahi anlamıyorum. Bir gün klasik olacak o kitaplar. Ben kendiminkileri saklayıp çocuğuma okutacağım. Çok ciddiyim, benim yetiştirdiğim çocuk Harry Potter'ları 5'er 10'ar kez okuyup sular seller gibi bilecek, arada teste tabi tutacağım, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma büyülerinden soracağım. Tamam tamam, abarttım.

Görmeyi en çok istediğim sahnelerin başında doğal olarak Dumbledore'la Harry'nin hortkuluk avına çıktığında gittikleri mağara ve Dumbledore'un cenazesi var elbette. Favori repliğim de, filme koyulmazsa ayıp olur, Ron'un İnferi'leri tanımayla ilgili Snape'e itiraz ettiği yer olacak:

... "Beş yaşında çocuk bile bu kadarını söylerdi," diye dudak büktü Snape. "İnferius, Karanlık bir büyücünün büyüsüyle yeniden canlandırılmış bir cesettir. Canlı değildir, sadece büyücünün isteğini yerine getirmek için kukla gibi kullanılır. Hepinizin artık bildiğini sanıyorum ki, bir hayalet ise, yeryüzünden ayrılmış bir ruhun bıraktığı izdir... ve tabii, Potter'ın çok bilgece söylediği gibi saydamdır."
"Eh, Harry'nin dediği onları ayırt etmek için en yararlısı!" dedi Ron. "Biriyle karanlık bir yolda karşı karşıya geldiğimizde katı mı değil mi diye göz atacağız, değil mi, 'Affedersiniz, siz yeryüzünden ayrılmış bir ruhun izi misiniz?' diye sormayacağız herhalde."

Siz de Harry Potter'ı özleyenlerden misiniz?

 
 
mod: heyecanlı
 
 
Dicle
31 July 2008 @ 05:12 pm

Twilight serisini okuyan var mı? Amerika'da şu anda satış rekorları kıran serinin, yayınevlerimiz çevirisini sunmak bir yana, İngilizce halini bile tek tük getirtiyorlar, bu yüzden cevabınız "Hayır?" olursa şaşmam. İstanbul'da ve tatilde olduğum için orda burda kitapçılarda fink atabiliyorum, bu sayede ilk kitabı satın aldım, ikinciyi de netten okuyoruz evelallah. Neyse, yazıyı yazma amacım, size Twilight'tan ve başkarakter, okuyan kızların "Gerçekten olsa da bu fani erkeklerden kurtulsak!" diye isyan ettiren Edward'ı bu kadar mükemmel yapan özelliklerden bahsetmek. (Erkek okuyucularım, ilginizi çekiyorum, değil mi???)

  • Efendim, kızların ölüp bittiği bu karakter, bir vampir. Evet, mükemmel erkeğimiz bir sümsukus ya da metroseksüel değil, vampir.
  • "Vampir olmuş da adam mı olmuş?" diyecekseniz, şu olmuş: Vampir olarak kendisi, Yunan tanrılarını andıran bir yüz ve vücuda, ruh haline göre renk değiştiren altın rengi gözlere, güneş ışığında altın gibi parlayan oldukça beyaz bir tene sahip. Çok hızlı koşuyor, dinlediğinizde sizi ağlatabilecek besteler yapıyor, kızın hayatını kurtaran reflekslere sahip. Yani, hem sert hem de yumuşak bir yanı var. İç geçirdiğinizi duyar gibiyim...
  • Fiziksel özellikleri yetmedi, *bir de kimyasalları var (iğrenç espri!)*, bir de ruh özellikleri önemli: Bu mükemmel yaratık, sadece kokusundan, diğer insanların aksine onun düşüncelerini duyamamasından ve insani tepkilerinden hoşlandığı için, oldukça normal bir kıza ölesiye aşık oluyor (ve vampirler kolay ölmez), kendini sürekli bu kızcağızı korumak, gece uyurken başında beklemek, ailesinin kana olan susamışlığı karşısında kızı korumak, kendi kana susamışlığına ölesiye karşı koymak zorunda hissediyor. Böyle bir yaratıktan beklemeyeceğiniz kadar duygusal, ayrıca birçok erkeğin aksine karmaşık ve gizemli bir yapısı var.
  • Mükemmel olan sadece aşk değil, olay örgüsü de:

  • Erkek bir vampir, kız bir insan. Aralarında baştan bir av-avcı ilişkisi var ve kız bunu öğrendiğinde çoktan aşık olduğu adama, güvenle kendini teslim ediyor.
  • Erkeğin kızla her fiziksel temasında, içindeki erkek ve vampir karşı karşıya geliyor. İstediği kızın kanı mı duyguları mı?
  • Vampirin bu sorunlarından dolayı, birlikte olduklarında dahi, fiziksel yakınlaşmaları bir sınırı aşamıyor. Kadın okuyucu burada kopuyor zaten.
  • Kız asla, nasıl bu kadar mükemmel bir erkeği hak ettiğine inanamıyor. Ve sanki, kendimizi en sıradan hissettiğimiz anda bile, mükemmel erkeğin bize zayıf gelen yanlarımızı bile sevebileceğini gösteriyor.
  • Kız ne zaman başını belaya soksa, sevdiği adam tarafından kurtarılıyor.
  • Şimdi bana burada mükemmel olmayan tek bir şey söyler misiniz?

    Eğer bir erkek arkadaşınız varsa, boşuna zahmet edip okumayın, derim. Ondan muhtemelen nefret edeceksiniz...
    Yok ben Dicle gibi sapım, okuyayım da bari kediyle uzanamadığı ciğer muhabbeti yapayım, diyorsanız, kitapçılar kazan siz kepçe arayın!

    Dün Batman - The Dark Knight'ı izledim. Açıkçası, gereğinden fazla uzatılmıştı, kötü karakter olarak Joker'i asla sevememiştim, Batman'in kostümüne ve zengin triplerine de oldum olası kılım. Iron Man de zengin, ama en azından sonradan burnu havada halinden vazgeçiyor ki, geçmeden önce de oldukça süperdi. Ayrıca o kadar çok kişi öldü ki, "Joker'in öldüreceği adam kalmadı, niye uğraşıyorlar ki artık?" diye düşünmedim de değil. Çok meraklı değilseniz, paranızı boşa harcamayın derim. Bir de müzikal tipli şeylerden biraz olsun zevk alıyorsanız ve Pierce Brosnan'ın James Bond'da yaptığı tüm karizmayı, şarkı söyleyip dans ederek bozmasından rahatsız olmayacaksanız, Mamma Mia çok süper bir filmdir, derim. ABBA şarkıları mı filmde kullanılmış, film mi şarkılar için yapılmış, belli değil. Birbirlerine çok uyumlular.

    X-Files'ın filminin gösterim tarihi 12 Eylül'e ertelenmiş ve sinir krizlerime hakim olamıyorum. Neyse, kendinize iyi bakın...

    NOT: Merak edenler için, tercihlerimi yaptım, Boğaziçi, Sabancı, İTÜ. Bana Boğaziçi konusunda şans dileyin anacığım!!!

     
     
    mod: silly
     
     
    Dicle
    17 July 2008 @ 02:01 pm

     "...bırak kalsın bir zamanı var, zorlama güzelim!"

    Ferda Anıl Yarkın'ın bayağı eski "Zorlama Güzelim" şarkısını dinliyorum ve bugün üstünde yazacak konu bulamıyorum. Oysa ki 7 günlük Bodrum tatilinde, bilgisayarımı özlerken aklımdan 70 çeşit konu geçiyordu, Ergenekon (ger-ger-gene-kon), erkekler, güneşlenme taktikleri vs. Hepsi uçup gitti aklımdan. Sebepsiz değil tabi, bildiğiniz çok süper bir sebebi var. ÖSS!!!

    ÖSS hakkında yazıp canınızı sıkmaya meyilli değilim efenim, birçok kişi bu konudan ızdırap çekiyor olabilir, lakin ben tam "Kesin kaydırdım!" nidaları içinde bir dahaki sene gideceğim dershane ve kullanacağım kitaplara karar vermişken, tatilimin sonunda güzel haberi aldım; ama bu kadar erken almaz olaydım da demedim değil. Karnıma saplanan ağrıların ardından, sonuçların belli olmasından bir gece önce, otelin barında gözlerimi kapadım. "Anne ya başım dönüyor, sanki bir geminin üstündeyim böyyleeee..." diyip gözümü açmamla boş sandalyelere bakakalmam bir oldu! Annem, yüzü sevimli hayalet Casper görmüş gibi "Senin tansiyonun çıkmış yavvvruuuummm!" diye bir feryat etmiş. ^-^ Bir o sorunumuz eksikti. Sabah da altı buçukta baş dönmesiyle uyanıp on buçuğu zor ettim. Neyse, sonuç olarak ilk 500'deyim, (ve hayır, 400 küsürüncü olduğum için ilk 500deyim demiyorum, ilk 100'de de olabilirim, 200 küsürüncü de olabilirim, 499. da) ve şimdiye kadar ODTÜ ve ne alakaysa Sözel-1'de ilk 100'e girdim, bir sayısalcı olarak utanıyorum! Boğaziçi Endüstri Mühendisliği'ne girme ihtimalimin oldukça yüksek olduğu söyleniyor, kısacası dostlar, mutluyum ve sizi sıkıp mutsuz etmek istemiyorum, hemen konudan konuya zıplamaya devam ediyorum!

    O kadar tatile gitmişim, anlatmak olmaz, değil mi? Efenim, ailemizin tatil durağı, içinde millilerin de olduğu 3 futbolcu, milli bir basketbolcu ve bir dizi oyuncusu/VJ'in de bulunduğu sosyetiklerin takıldığı bir Gümbet oteli. Çok heyecan yapmayın, bütün yemekleri beyefendilerin ayaklarına gittiği için doğru düzgün göremedim, bunda biri 3.25, diğeri 2.75 miyop olan gözlerimin etkisi de yok değil. Sadece oyuncu hanım oldukça sempatikti. Zaten bizim neyimize animasyonsuz; denize tül şeklinde garip elbiseler ve koca takılarla inen sosyetiklerin takıldığı otele gitmek? Biz sakincene bir deniz ailesiyiz, yıllardır havuza parmak ucumuzu sokmadık. Bodrum'a inmeye çalıştık, yöre insanının "Sağdan aşağı sallanacan abi!" tarifleriyle tatlanan bir küsür saatlik yolculuk sonucu tek işe yarayan tabelanın işaret etmediği Bodrum'a indik. Dum-tıs müzikleri arasında, ablamla Halikarnas diskosuna özlem dolu bir bakış attık ve "Yurdum kızı şort icat edilmese ne giyerdi acep!" "Abla, ben erkek olsaydım bu kızı taciz ederdim, ne bu ya!" "5 cm bacağını uzatmaya 10 cm topuk giymiş!" yorumları eşliğinde gezerken, babam hazırlanmaya zaman bırakmadığından üstümüze geçirdiğimiz uzun pantolon ve tişörtlerle ("Abla kendini türbanlı gibi hissetmiyor musun bu tiplerin arasında?" "Benim göğüs dekoltem var kızım, kendine bak!") erkeklerin bile bizden fazla dekolte yaptığını fark ettik.

    İki gece sonra Göltürkbükü'ne gidişimiz ayrı, "Tanıdık yer yav, oturalım." diye gittiğimiz Mado'da 2 dondurmaya 30 YTL vermemiz ("Sadece 2 dondurma yedik, yemek yemedik, farkındasınız, değil mi!?" - Babam) ayrı rezaletti. Zaten sosyetiklik bizim neyimizeydi?

    Plajımız ayrı garipti, insanlar denizi arada bir serinlemek amacıyla kullanıyorlardı. Bizim aile için deniz, tatilin temel eğlence kaynağıdır halbuki. Başkalarının öğle yemeği olarak yediği tavuklu salataları, biz aperatif olarak alıyorduk. Sadece ikişer kilo alarak, tatilimizi tamamladık neyse ki.

    Ergenekon'a hiç değinmiyorum. İş oldukça canımı sıkıyor. Sulandıkça sulandı, bir tarafımla gülmeye bile hal bırakmayan deliller sunuldu. Okuyucu mektubuyla adamı içeri alıyorlarsa, her kıl olduğum hakkında mail atayım, hay Allah'ım. Kapatma davasında son aşama, papatya falında "kapatılıyor, kapatılmıyor"a kaldı. Allah sonumuzu hayretsin.

    Tatildeyken süper bir kitap okudum: "Yeni Başlayanlar İçin Suşi - Marian Keyes". Hayır efendim, yemek tarifi kitabı değil, gayet de süper bir romantik kitap. Bu sıcaklarda ağır romanlar, cinayetler, Ergenekon kitapları, siyaset okumaktan sıkıldıysanız buyrun efendim. Beni de Şarkı Söylemek Lazım'ın en sempatiği, MEL'e yeni aday (kimi atsam acep) Özgür Özberk hakkındaki hayallerimle başbaşa bırakın...

    İyi tatiller!!!

     
     
    mod: relieved
     
     
     
     

    Advertisement

    Customize